The Minaret, ink and pencil on pvc, 2014





installation view 


(the) Nature Of (the) Material
curated by Adnan Yıldız
Polistar, İstanbul, 2014


Photo credit: Ege Kanar











..................................................................................................




















>>.     .( Extract from Screen Impromptu 2014, to be continued.. ))


footnotes


thinning


suspension


suspension with letters



closed



intensive


pointless 













Screen Impromptu 
installation view from A Universe Supplementary To This One
curated by Fatoş Üstek
gallery x-ist, Istanbul, 2014





















............................................................






















What Is My Name
(wall painting and ink on paper, 2013)

solo project in Artissima, Present Future exhibition, Torino, Italy, 2013

photo credits: Ece Göymen
                         Mesut Güvenli











              ...................................
........






















Makedon (İstanbul) şehrinin yedinci kurucusunu, İstanbul surunun ve Ayasofya binasının yapılışını bütün eski tarihçiler bu şekilde yazarlar ki; [10b] insanlığın babası Hz. Âdem Safî yeryüzüne indikten sonra 5052 yıl geçtiğinde Madyan oğlu Yanko'nun torunlarından Vezendon adlı şanlı bir kral ortaya çıkarak cihana ün salıp bütün Rumeli, Frengistan, Kızılelma, Almanya, Karaman, Yunanistan'a ve Rum denizi içindeki ve okyanusta olan bütün adalar ile deniz kıyılarında olan bütün kalelere hükmü yürüdü. Bütün krallar buyruğuna boyun eğdikten sonra Makedon şehrine gelip gördü ki dedesi Yanko'nun yaptığı o eski şehir harap olmuş. Hemen o an Makedon'da konaklayıp bütün bilgeleri, kâhinleri ve danışmanları ile danışıp bütün ülkeleri zaptetmek için İstanbul'u tahtgâh edinmek için yapımına başladığında yeryüzünde buyruk sahibi olan krallara haber gönderip her memleketin mimar, mühendis, yapı ustası ve işçilerinden bir milyon adam topladı. Yapım burcu seretân (yengeç) olsun diye tembih etti. Edirnekapı tarafında bir rasad yapıp bir minare mili üzerine bir çan yapıp hazırladı. Uğurlu saat olunca o çanı çalıp bütün işçiler ellerinde olan taş ve kireçleri yere bırakıp temel atmaya hazırladı. Hudâ'nın hikmeti bir leylek bir yılan avlayıp havadan yuvasına getirirken o yılan leyleğin gagasından kurtulup anılan rasad çanının üzerine düşünce çan çalınıp bütün işçiler ellerinde olan taşları ve kireçleri yere bıraktılar. Göz açıp kapayıncaya kadar surun temeli yerden bir arşın kadar yükseldi. Bütün yıldız bilimcileri ve kâhinler, "Bre uğurlu saat olmadı. sabredin" diye bağırdılar. Mümkün olmadı ve yapıya uğursuz saatte başlamış oldular. Bu kale içinden veba, ateş ve askerlerin ayaklanmaları eksik olmaz. Üçgen şeklinde temel kuruldu "Uğursuzluktan kurtulmaz, bu diyar yine harap olur" diye üzülüp feryat ettiler.İşin sonunda bütün işlerini takdire bırakıp bu beyt ile amel ettiler:   Edemez def sakınmağla kazâyı kimse. Bin sakınsan yine ön son olacak olsa gerek               (Evliyâ Çelebi Seyahatnamesi, İstanbul, birinci cilt, birinci kitap sf.17-18, YKY, 2003, Istanbul)
               
                 
                          Kum-Çakıl Karışımı/Mixture Of Sand And Pebbles, 2012, ink on paper














          
            Sayfiye/Banlieue, 2012, ink on paper
 ".. Mağaralara ve sakin yerlere sığınmayı yalnızca deliler istemez; aynı zamanda, ruhlarını huzura kavuşturmak için insani faaliyetleri küçümseyenler de böyle yerler ararlar. Dış kaygılardan bunalan zihin, bedeni istirahate ihtiyaç duyduğunda, sakin yerlere doğru koşar. Ve burada sabahleyin erkenden uyanır; ne babanın, ne annenin, ne karının, ne kızkardeşin, ne akrabaların, ne uşakların, ne servetin, ne de sıkıntıya yol açan herhangi birşeyin bulunduğu hakikat âleminde kendi başına dolaşır. Tüm kaygı nedenleri, dehşete kapılmış olarak uzakta durur ve bu âlemin sakinlerine duydukları saygıdan ötürü yaklaşmaya cüret edemezler. .." (Gülmeye ve Deliliğe Dair, Hippokrates, sf 9-10,  İris Yayınları, Istanbul, 1997)

















"...Şu meret gömleğin yırtık cebini de nasıl gizlersin. Sol elin göğsünde mi dolaşacaksın? Gülerler adama, Mevlevî mi Alevî midir nedir? Hem Kızılay burası, büyük olasılık bir tanıdığa rastlamak. Ne acınır bana artık kimbilir? Başdanışman emeklisi Bay Muannit Sahtegi. Allah Allah, yırtık cepli mintanla dolaşıyor ortalarda. Güldüm. Ye kürküm ye'ye amma önem vermişiz. Sıkıntı kasıklarıma vurdu. Sıcak, yazdan beter. Şaşkın. Bilmem neren açıkta değil a, bu utanma nenin nesi? Allah layığını, beter belanı versin. Yürü, bas git eve. Yorgunum, ama inatçıyım, dolmuşa yönelen bacaklarıma birer şedit yumruk, yön değiştirttim. Ula, ula Yukarı Ayrancı otobüsü kalkmak üzere, attım kapağı soluk soluğa, yüksek basamağa ayağımın tekini koymamla birlikte... lakin pantalonumun kıçında bir cırtlama oldu galiba, hadi bakalım bir dert daha aldık mı başa, gazladı şoför, sarıldım parlak çubuktan sarkan tepemdeki meşin askılığa, terli, kirli ellerden renk değiştirmiş, kaygan askılıklar. Devrile, yoğrula yıkılarak insancıklar birbiri üstüne, gidiyoruz, bastıkça acımasızca şoför..."                          (Vüs'at O. Bener, Bay Muannit Sahtegi'nin Notları, YKY, 2003, Istanbul)

                       
                          Ikarus, 2012-13, ink on paper





      














Anıt/ Monument, 2012
drawn for May Day, published on Radikal Newspaper in 1st of May 2012







.......        ..........                                                      ...............








Pınar Öğünç / Mayom İçimde / 5 Nisan 2007

Azeriler 'En çetin damarı' diyor, 'En zor yanı' yani. Neyin en zor yanı? Bu saatte iş yerinde olmanın... Nesi kolay olabilir ki! Her şeyi geçelim, yapabileceğim şeyler var, bir de yapamayacaklarım, ki yapamayacaklarımı yapmadıktan sonra yapabileceklerimi yapmanın ne ehemmiyeti var. 'Mayom içimde' ne güzel bir aralıktır, tatlı bir ihtimal, geniş bir zaman kipi için, bütün içe yayılır, denize giremesen de, girebilecek olmak, girmemiş olmanı değiştirir gözünde. 'En leziz damarı' der mi Azeriler? Belki Transilvanya göçmenleri...Bir ucu açık bir okyanusa gitmiştim dört beş sene evvel. Dar vakitlerde bol toplu taşıma aygıtı değiştirerek üçte ikisi dalgaların paşa gönlüne bırakılmış kumsala vardım. Sırtımda çok büyük olmayan, ama tüm varlığımı ihtiva eden bir çanta vardı; dalgalar beş katım büyüklüğünde, mayom içimdeydi. Ben o gün yalnız olduğum için, turuncu çantamı o kadar gözden ırak bir köşeye bırakamayacağım için, okyanusa yarı belime kadar girdim. Girdim mi, girdim. Döndüğümde okyanusa yarı beline kadar girmiş bir insan oldum.Girişe değil, çıkışa bakalım, şu an için saatler 02:38. Mayomun yerini bile hatırlamıyorum. En çetin damarı budur bu nevi gecelerin.
http://hafakanattack.blogspot.com/ 






* my bathing suit on underneath
solo exhibition/ artSümer/ Istanbul/ 2011

























mayom içimde* / Çiğdem Öztürk / 2011
Binalar: Kum, çakıl, beton, alçı, kireç, kereste, kiremit, cam, katran..İnsanlar: Oksijen, karbon, hidrojen, nitrojen, kalsiyum, fosfor, potasyum, kükürt, sodyum, magnezyum..İnsanlar mı daha yorgun, yoksa binalar mı? Binalar dile geldi: "Mağaralara geri dönün, şehir bitti!"İnsanlar konuşmadı, binaların şeklini aldı, taşa, betona kollarını doladı, boşluklara yayıldı, uyudu, uyandı, saklandı... Binalar eğildi, büküldü, doğruldu, habire büyüdü. Dans etmiyorlar. Kımıldamıyorlar. Herkesin yatacak yeri var, ama kimsenin kaçacak yeri yok.  
Buildings: Sand, gravel, iron, brick, briquette, cement, plaster, limestone, timber, roof tile, glass, tar...People: Oxygen, carbon, hydrogen, nitrogen, calcium, phosphate, potassium, sulfur, sodium, magnesium...Are people more exhausted or buildings? Buildings spoke: "Go back to caves, the city is finished!" People did not speak, but took on the forms of buildings, embraced stone and concrete, sprawled out, slept, woke up, hid... Buildings leaned over, twisted, straightened up, constantly grew. They don't dance. They don't move. Everyone has a sleeping space but no one has a place in which to hide.







Tarlada Yüzenler/Swimmers In The Field




Uyku/ Sleep





Uçmak/ Flying





Proje/Project









Mayom İçimde/ exhibition wiew 








.......  ......... ......    ..     .. ....... ...... .....
           ......      . ...

















"...Filmlerdeki gibiydi buluşma ağır çekim
İzledi sahneyi sincap, kartal ve kirpi
Ayın on dördünü beklemeden doğuvermiş mehtap
Cırcır böcekleri bülbüller şırıl şırıl akan dere
Enderunda uyuyadursun ut, tambur, kemançe ve kanun
Damat İbrahim’in meşhur düğünü kaç para!
Hesapsız kitapsız bir deli sevdaya
Alkış tutuyor toprak, su ve rüzgar
Süleyman kucakladığı an Hurrem’i
İlk defa sahicikten (ama kısacık bir an)
Cihan padişahlığı neymiş, bildi..."




........
..................................
...........................................
......
...
.....
.........................................................




                                          






Nihori In May And In July, 2010 




Geçmişe bakmak, sadece onu özlemek, döndürülemeyecek bir zamana bugün sahip olmanın fantezisi üzerinden kendini hırpalamak anlamına gelmemeli. Oykut, “Nihori'de Mayıs ve Temmuz” isimli iki parçalı işinde bize bunu göstermeye niyetli: Çocukluğundaki komşu bostanların bozulup, yerine -trajik olaylarla- yapılan villalara rağmen Nihori'deki (Yeniköy) sokağı hâlâ güzel. “Temmuz'da Nihori”deki havuz inşaatında eğlenen işçiler bu umudun işareti. Tabii kaderci bir bekleyiş önermiyor. Umudun olduğuna inanıp -o doğrultuda- icabında sınırları, bariyerleri hiçe sayarak yaşamayı yansıtıyor.

Looking at the past should not only mean missing the long gone days and beating yourself up over the fantasy of possession of a time that will not turn back. Oykut is determined to show this in her two-piece work, titled “May and July in Nihori”: Despite the bostans (gardens) that were destroyed and the villas tragically built in their places, his street in Nihori (Yeniköy) is still beautiful. The workers having fun in the construction area of the swimming pool in “Nihori in July” is a sign of this hope. Surely it doesn’t suggest a destiny- bound passive anticipation.

Can Altay, PARK: bir ihtimal / PARK: a possibility, 2010

....                                                                           .....





















In courtesy of World Pieces Museum, 3010
drawings on A4 paper, Istanbul-Warshaw 2010








...........................................................................................................................................











Orijinal, Altyazısız/Original, No Subtitles 
solo exhibition, artSümer, Istanbul 2010

Perde kalktığında gördüğüm manzara bambaşkaydı.
Başka bir ülkeye taşınmış gibiydim.
Burada konuşulan dili anlayamıyordum ve gözlerim iyi görememeye başlamıştı.
Şimdi buradayım, çok aşağıda ve çok yukarıdayım.
Görebildiğim kadarını seyrettim, seyrettiğim kadarını gösterdim. Kazı henüz bitmedi, karşınızdaki hala benimle…
Ceren Oykut, Istanbul, 2010






.................................................................................



                  











Istanbul Zombi 2066, comicbook project by Mery Cuesta
with Tan Cemal Genç, Göksu Gül, Cem Dinlenmiş, Emir Yardımcı
Istanbul-Barcelona 2009







.............................................................................................................................












Tsunami, wall paintig, 17 x 5 m, MAC Lyon, 2009








...................................................................................................................................